Pek çoğu Avrupa ülkesi olan bazı gelişmiş devletlerin sera gazı salımları üzerinde yetersiz sınırlamalar getiren Kyoto protokolünün birinci taahhüt dönemi artık ömrünü tamamlıyor. 1992 tarihli BM İklim Değişimi Çerçeve Anlaşması üzerine inşa edilen 1997 tarihli Protokol, 2005 yılında yaptırım gücü kazanmıştı ve anlaşmaya taraf gelişmiş ülke salımlarının 2008-2012 taahhüt dönemi içerisinde, 1990 seviyeleri temel alındığında yüzde 5.2 azaltılmasını öngörüyordu. Kyoto’nun işlerlikte olduğu dünyada, 1990 temel alındığında küresel salımlar 2006 yılı itibariyle yaklaşık yüzde 25 arttı. Kyoto’nun birinci taahhüt döneminin sonuna geldiğimizde bu artış yüzde 30’lara varacak.
9 Kasım 2009 Pazartesi
4 Kasım 2009 Çarşamba
Kyoto’yu Nasıl Bilirdiniz?
Gelişmiş ülkelerin iklim değişimine yol açan sera gazı salımları hakkında, 2008-2012 yılları için ilan edilen hedeflerini ve ilgili yaptırımları içeren Kyoto Protokolü’nün ilk taahhüt dönemi ömrünü tamamlamak üzere. Sonrasında dünyayı nasıl bir iklim rejiminin beklediğine 7-18 Aralık tarihleri arasında Kopenhag’da, BM İklim Değişimi Çerçeve Anlaşması’nın 15. Taraflar Konferansı’nda karar verilecek. Gelecek iklim rejimi şeklen Kyoto’nun devamı mı olacak yoksa yeni bir isimle mi adlandırılacak? Gelişmiş ülkeler salım indirimi ve mali sorumluluk konusunda neyi taahhüt edecekler. ABD Senatosu yönetime, bağlayıcı uluslararası bir anlaşmayı imzalaması için yetki verecek mi? Gelişmekte olan ülkeler (başta Çin) ve OECD’ye üye olup da Kyoto’nun taahhüt altındaki Ek B listesinde yer almayan (Türkiye ve Meksika gibi) ülkeler, salım yörüngelerindeki şiddetli artışa ne zaman dur diyecekler?
25 Ağustos 2009 Salı
Üçüncü Köprü: 25 Milyonluk İstanbul’un Altyapısı
Yirmi beş milyon tabii ki çok kaba bir tahmin, belki eksik belki fazla, fakat şurası açık ki, İstanbul’un kuzey ormanları üzerinden geçirilmesi planlanan otoyol ve üçüncü boğaz köprüsü projeleri sürdürülemez bir megapolitan büyümeyi tetikleyecektir. Zaten proje yandaşlarının temel perspektifi de budur. İstanbul’un coğrafi zenginliklerinin daha geniş bir parçasını kullanıma açmak, yap-işlet-devret gibi sözüm ona özel-kamu işbirliği modelleriyle ve ortak mülkleri parselleyip özel kesimlere devretmek suretiyle zenginlik yaratmaktır. İşte bunun adına “kalkınma” diyoruz: Birileri gerçekten zengin olurken bu güya herkesin yararına olacak, tüketim artacak, bu arada kentlerimizi ayakta tutan doğal kaynaklarımız acımasızca tahrip edilip tüketilecektir.
26 Haziran 2009 Cuma
Büyüme Paradoksu ve Üç Ekonomi
Faiz oranları, merkez bankalarının döviz piyasalarına müdahalesi, iç ve dış borçlanma, yatırım ve ihracat teşvikleri, v.s. hakkındaki gündemlerin tozu dumanı arasında, insanın bekası açısından gerçekten önem taşıyan bazı ekonomik problemler, son küresel ekonomik krizle birlikte bir nebze olsun, gün yüzüne çıkabildi. 2008’de, ABD ipotekli konut piyasalarında şişen emtia fiyatlarının aslında sadece tetikleyici rol oynadığı son ekonomik kriz, küresel ve ulusal düzenleyici kurumların temelden sorgulanmasına yol açarken, yenilik (inovasyon) ve ileri teknoloji gerektiren çeşitli alanlarda, örneğin temiz enerji alanında, tekelleşme arayışlarına da hız verdi. Immanuel Wallerstein’in kendi analizlerine temel oluşturan “ekonomik uzun dalga” teorilerinden hareketle, mevcut ekonomik krizin aşılmasında (Kontratieff A safhasına geçilmesinde) bilgi ve teknoloji tekelinden istifade edebildiği için kâr marjı yüksek olan teknolojilerin, bu teknolojilerin yeni coğrafi konumlarının etmen olacağını söyleyebiliriz.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)