21 Mart 2015 Cumartesi

Küçülme: Yeni Bir Dönem İçin Söz Dağarcığı


Bu yazı, G. D’alisa, F. Demaria ve G. Kallis tarafından derlenen çok yazarlı, katılımlı yeni bir kitap, Degrowth: A Vocabulary for a New Era (Routledge, 2015) hakkındadır [1]. Bu yazının (ve kitabın) başlığındaki “degrowth” kavramını, büyümenin aksi anlamında, küçülme olarak çevirdim. Fransa, İtalya ve Katalonya’da doğup büyüyen, İngilizce’ye büyük ölçüde akademik literatür üzerinden taşınan “décroissance” (Fr.) , “decrescita” (İt.), “decreixement” (Kat.), ilk kullanımı 1970’lerin başına uzanan (A. Gorz), 2000’lerde Lyon merkezli bir tartışma ortamında canlanan, 2000’lerin sonlarında aktivist entelektüel bir hareketi ifade etmeye başlayan bir kavram. Kitabı derleyen ve giriş bölümünü yazan D’alisa, Demaria ve Kallis’in hatırlattığı bir uyarıyı burada en başa almakta yarar var. Kendi sözcüklerimle özetliyorum: Küçülme, yalnızca Küresel Kuzey’deki aşırı kalkınmış ülkelere uygulanabilir olduğu için eleştiriliyor; kuzeyin küçülmesinin güney ülkelerinin büyüyebilmesi için ekolojik alan yaratacağına şüphe yok. Fakat kuzeyde küçülme, güneyin bilinen büyüme yörüngesini takip edebilmesi için değil, farklı toplumların “iyi yaşam” olarak tanımladıkları şeye ulaşmak üzere kendi kavramlarını oluşturabilmeleri, kendi yörüngelerini takip edebilmeleri için savunuluyor. Örneğin, Latin Amerika’da “Buen Vivir” (iyi/güzel yaşam), Güney Afrika’da “Ubuntu” (insanlık/insan olmak), veya Hindistan’da Gandici Devamlılık Ekonomisi benzer bir şekilde, büyüme ve kalkınmaya alternatif sosyo-ekonomik yörüngeleri ifade eden kavramlar.

30 Aralık 2014 Salı

Naomi Klein: İklim Değişikliğine Sahte Çözümler


Naomi Klein, iklim değişikliği hakkında kitabı, Bu Herşeyi Değiştirir’in ikinci kısmında iklim değişiklinin sahte çözümlerini ele alıyor: Büyük şirketlerle ilişkilerini kolkola fosil yakıt arama faaliyeti yürütecek derecede ilerleten sivil toplum örgütlerini, taban faaliyetlerini bir tarafa bırakıp yüksek siyaset salonlarında politikacılarla koşturan sivil toplum teknokratlarını; çevre hareketine göz kırpıp sonra yarı yolda bırakan büyük iş adamlarını, iş adamlarının verdiği zararlı maddi teşviklerin peşinden koşan teknik yenilikçi müteşebbisleri. Son olarak da tüm bu aktörlerin birlikte, iklim değişikliğine bir çözüm (B planı) olarak ileri sürdükleri jeo-mühendislik (veya yeryüzü mühendisliği) projelerini kitabın ikinci kısmında okuyabilirsiniz.

25 Kasım 2014 Salı

Naomi Klein: Bu Her Şeyi Değiştirir

Naomi Klein son kitabında iklim değişikliğinin toplumsal hareketler için birleştirici gücüne vurgu yapıyor. “Sorunlar arasındaki bağlantılar daha iyi anlaşıldığında, iklim krizinin güçlü bir kitle hareketinin temelini oluşturacağına inanıyorum”.
İlk çıktığı günden beri Naomi Klein’in iklim değişikliği hakkındaki yeni kitabını okuyorum. İklim bilimi, politikası ve aktivizm üzerine inanılmaz sayıda veri içeren, titizlikle hazırlanmış ve ustalıkla yazılmış bir kitap. Belki de daha doğru bir adlandırmayla, bir kitaptan ziyade, başında Naomi Klein’in bulunduğu bir proje.

23 Eylül 2014 Salı

New York’ta Halkın İklim Yürüyüşü

Yaklaşık bir hafta süren bir çabanın ardından, bulunduğum Worcester’dan New York’a, “Halkın İklim Yürüyüşü”ne katılmak üzere hareket eden bir otobüs yakalamayı başardım. Toplu ulaşım altyapısının son derece zayıf olduğu bir ülkede yüz binlerce insanı günübirlik oradan oraya taşımak başlı başına bir organizasyon gerektiriyor. Amerikalılar, mevcut ulaşım imkanları yeterli olmadığından, otobüs, tren, karavan, otomobil paylaşımı gibi her türlü yola başvurdular New York’a ulaşmak için. Ülkenin batısından yola çıkan bir tren, bir grup iklim aktivistiyle birlikte günlerdir yoldaydı ve uğradığı duraklarda eğitim düzenliyor, halkın iklim değişikliği hakkındaki görüşlerini alıyordu. Yürüyüşün hazırlıkları aylar önce başlamış, 1500’ün üzerinde taban hareketi ve sivil toplum kuruluşunun katılımı sağlanmıştı. Zamana yayılan, planlı bir çalışmanın ürünü olan bu eylem için yürüyüş öncesinde 200 bin kişinin katılımı beklenirken, gösteri sonrası tespit edilen rakamlar 300 ila 400 bin kişinin katıldığını gösteriyor. Kuşkusuz, tarihin en geniş katılımlı iklim ve çevre eylemine tanık olduk. Uzun yıllara yayılan bilgilendirme ve eğitim çalışmaları halkın devlet yönetimine ve anonim şirketlere karşı öfkesiyle birleşti. Aylarca önce başlayan lojistik çalışmalar yetersiz kaldı, otobüsleri ve trenleri erken rezerve edip dolduran insanların umudu ve enerjisinden güç alan pek çok Amerikalı da bu eyleme katıldı. Ön çalışma kendiliğindenlikle birleşti ve görkemli bir buluşma yaşandı.

22 Eylül 2014 Pazartesi

23 Eylül, BM New York İklim Zirvesi’nin Anlamı

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC, 1992) ve üçüncü taraflar Konferansı (Kyoto, 1997), küresel yönetim tarihinde görülmemiş derecede ileri bir adımdı. UNFCCC ile birlikte iklim değişikliği, uluslararası sistemin ve bunun etkisinde şekillenen ulusal ekonomik kararların önemli bir belirleyeni oldu. İklim değişikliğini göğüslemek fosil yakıtlara dayalı mevcut altyapının aşamalı tasfiyesini, yenilenebilir enerji teknolojilerine dayalı yeni bir altyapının inşasını, üretken ekosistemlerin korunması adına belirli kalkınma projelerinden feragat edilmesini, üstelik değişen iklim koşullarına karşı uyum önlemlerinin alınmasını gerektirdiği için elbette masraflıydı. UNFCCC bu yükün paylaşılmasında sorumluluk ve kapasiteye dayalı ilerici bir prensip getirdi. Buna göre ülkeler bu yükü problemin ortaya çıkışındaki sorumlulukları ve problemin çözümü için sahip oldukları kapasiteleri ölçüsünde paylaşacaklardı. Bu prensip gelişmiş ülkelere işaret ediyordu, fakat nasıl uygulamaya konacağı belirsizdi. Kyoto Protokolü buna basit bir çözüm geliştirdi. Ülkeleri zenginler (Ek B) ve yoksullar (Ek B dışı) olarak ikiye ayırdı ve yoksul ülkelere sera gazı salımı hususunda herhangi bir sınır getirmezken, gelişmiş ülkeleri 1990 yılı salımlarını baz alarak belirli indirimler taahhüt etmeye davet etti. Kısaca şunu söyleyerek Kyoto’yla ilgili kısmı geçelim: Pek çok şey oldu, ABD antlaşmayı imzalamayarak altını oydu, sınırla-al-sat gibi esneklik mekanizmaları yüzsüzce suistimal edildi. Fakat esas konu şu ki, Kyoto’nun geçerli olduğu (1997-2012) ve mükemmel uygulandığı bir dünyada sera gazı salımları 1990 yılı baz alındığında yaklaşık %25 artacaktı. Gerçek salım artışı %60 oranında seyretti.

10 Haziran 2014 Salı

Yeşil İktisat: Ekolojik Krize Karşı Koymak

Bugün, küresel karbon dioksit gazı konsantrasyonunun 400 milyonda bir parçacık (ppm) seviyesine yükselmiş olması, ekonomik büyümede küresel sınırların aşıldığının yalın bir göstergesi. Endüstri devrimi öncesinde bu değer 280 idi. Yaşanabilir ve yönetilebilir bir iklimsel değişim için 350 ppm değerine çekilmesi gerekiyor. Tarımda kimyasal gübre ihtiyacını karşılayabilmek için, doğal süreçlerle atmosferden toprağa bağlanan azota ilave olarak, bunun %60 kadarını endüstriyel işlemlerle toprağa bağlıyoruz. Sonuç, su kirliliği, ekosistemlerin vasıfsızlaşması ve tekrar, iklim değişikliği. Su döngüsü iklim değişikliğinden etkilendiği kadar, kalkınma ve altyapı çalışmalarından da etkileniyor. Kullanılabilir suyun coğrafi dağılımı giderek daha da eşitsiz hale geliyor. Hassas ve biyolojik olarak üretken ekosistemlere zarar vermeden ekebileceğimiz tarımsal arazilerin tümünü kullanıyoruz ve artan girdi oranlarına karşın tarımsal üretim artışı durağanlaşıyor. İnsan nüfusu büyüyor, kişi başına tüketim talebi artıyor fakat su, gıda, enerji kaynaklarımız; barınma koşullarımız tehlike altında.

27 Kasım 2013 Çarşamba

Müşterekleri İnşa Etmek, Yönetmek ve Yaşatmak: Katılımcı Ekonomiden Faydalı Kavrayışlar

Bu yazı, 16-17 Kasım 2013, Heinrich Böll Stiftung Derneği, Yeşil Ekonomi ve Müşterekler Konferansı’nda sunduğum metnin, toplantı esnasındaki tartışmalarla zenginleştirilmiş halidir.

Müşterekler kavramının günümüz Türkçesine yabancı olduğu söylenebilir. “Ortak” veya “müşterek” (İng. common.) sıfat olarak yaygın bir şekilde kullanılmasına karşın (“ortak kitaplığımız”, “müşterek sorumluluğumuz” vb.), commons, yani ortak veya müşterek olana işaret eden bir isim olarak müşterekler veya ortaklar, aşina olduğumuz kavramlar değil.


8 Temmuz 2013 Pazartesi

3. Köprü Eylemi’nden İzlenimler: Jandarma Barikatı, Vatandaş Hassasiyeti

7 Temmuz Pazar günü, bir grubun sosyal medya üzerinden çağırdığı “3. Köprü’yü Beşiktaş’tan Garipçe’ye kadar pedal sürerek protesto” eylemine katıldım. 3. Köprü AKP’nin gündemine girdiği 2009’dan beri ilgimi çeken, önümüzdeki on yıllarda şiddetli çevresel problemleri tetikleyeceğini düşündüğüm bir mega projeydi. O yıllarda köprünün, pek çok sözde kalkınma projesine benzer bir şekilde, esas olarak kendi kendisi için bir talep yaratacağını, bunun mekanizmalarını ve politiğini anlatan bir dizi kısa yazı yazmıştım. Bu projenin 25 milyonluk İstanbul’un altyapısı olacağı şeklinde bir spekülasyonda bulunmuştum.

8 Haziran 2013 Cumartesi

Tayyip Erdoğan’ın Çevreciliği ve O Son Ağaç

Tayyip Erdoğan önceki gün Avrupa Birliği bakanlığının düzenlediği toplantıda çevrecilere seslenerek “gelin başbakanınızla ortaklık yapın” dedi. Gerek Tayyip Erdoğan’ın gerekse Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu’nun çeşitli vesilelerle kendilerini gerçek birer çevreci olarak takdim ettiklerini biliyoruz. Zira Veysel Eroğlu çevre mühendisi bir akademisyen, Erdoğan ise Doğu Karadeniz’de devam eden HES direnişlerine cevaben yaptığı bir konuşmadaki tarihe geçen sözüyle “çevrecinin daniskası”. Bu insanlar çevreciliklerini temellendirirken başvurdukları argüman diktikleri ağaç sayısı. Öyle ki, başbakanın Taksim direnişine cevaben yaptığı konuşmalarda hükümetin diktiği iddia edilen ağaçların sayısı milyarları geçti.




6 Haziran 2013 Perşembe

Taksim Dayanışması'nın Talepleri ve Ötesi

Son on gündür yakın tarihimizin en büyük halk hereketini ve ilk yaygın sivil itaatsizlik eylemini yaşıyoruz. Yaşanan hareketlenmenin kitlesel boyutu ve barındırdığı çeşitlilik, muhalif siyasal yapıların ve öznelerin ufkununun çok ötesine taştı. 28 Mayıs günü bir avuç insan tarafından başlatılan Gezi Parkı direnişi ülke çapında, milyonları etkileyen yaygın bir politik uyanışa yol açtı.

25 Mayıs 2013 Cumartesi

Mersin GDO’lu Pirinç Vakasında Ne Oldu?

Mersin’de el konulan 25.000 ton pirinç... savcılığın ithalatçı firma sahibi ve yöneticileri aleyhine, 5 ila 12 yıl hapis cezası talebiyle hazırladığı iddianame... yeterli delil oluşturabilmek için o laboratuvardan bu laboratuvara gönderilen pirinç numuneleri... İstanbul Teknik Üniversitesi’nde görevden alınan akademisyen... yanlışlanan analiz raporu... en nihayetinde İTÜ’ye vakadan tümüyle el çektiren bir süreç. Peki, gerçekte ne oldu? Yaşananların üretici-tüketicinin gıda egemenliği ve halk sağlığı açısından önemi ne? Bilimsel özgürlük, akademik özerklik, bağımsız araştırma neden önemli?


14 Nisan 2012 Cumartesi

Katılımcı Ekonomik Model olarak BÜKOOP

“Kooperatif” sözcük anlamıyla, hizmetlerinden yararlanan insanlar tarafından mülk edinilmiş, ve onların yararına çalıştırılan iktisadi girişimleri tanımlıyor. Fiil kökü ise ortak bir amaç doğrultusunda, gönüllülük temelinde, işbirliği içerisinde hareket etmek anlamına geliyor. Türkiye’de 1163 sayılı Kooperatifler Yasası’na göre bir işletme kurduğumuzda, “kooperatifin” mantığına ve ruhuna uygun bir yapı tesis etmiş olmuyoruz. Esas olarak, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’nın denetimine açık, çok ortaklı bir işletme kurmuş oluyoruz. Bu yapının kooperatifin mantığına ve ruhuna uygun bir şekilde işletilmesi ise o yapıyı kuran ve yöneten insanlar arasında paylaşılan hakim anlayışa bağlı. İşleyiş ilekelerinin sürekli tartışılıp pratik içinde test edilmediği koşullarda BÜKOOP tarzı yapıların sadece ortaklarının, daha kötüsü ortaklar içerisinde idareci bir grubun çıkarını gözeten sıradan işletmelere dönüşmesi hiç zor değil. Ülkemizde kooperatiflerin tarihi olumsuz örnekler açısından oldukça zengindir ve bu tür sorunlara karşı ancak yapısal önlemlerle mücadele edilebilir.



11 Nisan 2012 Çarşamba

BGST Ekoloji Dizisi ve Ekoloji Yayıncılığı Hakkında

BGST Ekoloji Dizisi oluşturmaya nasıl karar verdi?


BGST Yayınları’nı 2005 yılında kurduğumuzda, temel olarak BGST (Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu) bünyesinde yürütülen eğitim-araştırma ve prodüksiyon faaliyetlerinin birer ürünü olan veya bu faaliyetleri doğrudan besleyecek eserleri yayınlamayı hedeflemiştik. Haliyle tiyatro, müzik ve dans kitaplığı BGST yayın portföyünün vazgeçilmezleri olacaktı. Diğer taraftan bizim yine BGST içerisinde “kuramsal eğitim ve araştırma” başlığı altında yürüttüğümüz çalışmalar da BGST Yayınları’nı besleyecekti. Özgürlükçü düşünce geleneğini temsil eden eserler, toplumsal cinsiyet, kültürel çoğulculuk ve ekoloji alanındaki çalışmalar bu ikinci gruba dahildir.




6 Nisan 2012 Cuma

Büyümenin Sınırları: Kırkıncı Yıl

Büyümenin Sınırları (BS) ilk olarak 1972 yılında yayımlandı. Kavramsal arka plan ve benimsediği yöntemsel çerçeve bakımından son derece orijinal olan bu çalışma, özetle, işlerin olduğu gibi gittiği bir dünyada maddi büyümenin bir tepe noktasına ulaştıktan sonra çökeceğini, üstelik bunun 21. Yüzyıl’ın ortalarına doğru gerçekleşeceğini söylüyordu.





14 Aralık 2011 Çarşamba

Devletlerin ve Şirketlerin Hakimiyetine Karşı bir Su Politikası: Ortak Mülk Alanları ve Özyönetim

Su Hakkı Kampanyası, Taksim Hill Otel, İstanbul, 10.12.2011
Giriş
Türkiye’de Su Yönetimi, Alternatifler ve Öneriler adlı raporun hazırlanmasında emeği geçen herkese ve Akgün İlhan’a teşekkür ederim. Türkiye’de ve dünyada su politikalarının geçmişi ve bugünü hakkında bilmek isteyeceğimiz pekçok verinin bir araya getirildiği, üzerinde oldukça emek harcanmış değerli bir çalışma ortaya koymuşlar. Kendilerine bir kez daha teşekkür etmek isterim.

28 Kasım 2011 Pazartesi

21. Yüzyıl'da Doğal Kaynakların Özyönetimi

BDP Siyaset Akademisi, Diyarbakır, 26.11.2011
Küresel, bölgesel ve yerel pekçok göstergeden hareketle içinde yaşadığımız dönemi “ekolojik kriz” çağı olarak adlandırıyoruz. Ekolojik krizin ne ölçüde tedavi olacağı, gelecek kuşaklar ve insan türünün bekası üzerinde nasıl kalıcı hasarlar bırakacağı ise belirsizliğini koruyor. Yerel uygulamalardan yola çıkarak, daha yukarıdaki yönetim ölçeklerine kadar uzanan ve sistemik bir dönüşüm talep eden başarılı örnekler ortaya konabildiği ölçüde, ekolojik kriz daha az hasarla aşılabilecek. Alışılmış teknoloji ve yönetim anlayışlarına dayalı ekonomik büyüme stratejilerinin benimsenmesi halinde ise ekolojik kriz, boyutları bilimsel olarak öngörülmesi imkansız felaketlerle sonuçlanacak.

3 Ağustos 2011 Çarşamba

Demokratik Özerkliğin Ekoloji Boyutu Hakkında

Yeni Özgür Politika’nın 1 Ağustos 2011 tarihili sayısında, Ali Barış Kurt’un Ali Kerem Saysel ile yaptığı söyleşi
Demokratik Özerklik evrensel bir model
Türkiye’de bugün ‘aşağıdan yukarıya doğru bir toplum inşa edeceğiz’ diyen tek gücün Kürt halkı olduğunu belirten Doç. Dr. Ali Kerem Saysel, ‘’suyumuzu, ormanlarımızı, meralarımızı kurumlar aracılığıyla kendi kendimize yönetmeliyiz” dedi.
DTK tarafından ilan edilen Demokratik Özerklik’in önemli aşamalarından birini de, ekoloji boyutu oluşturuyor. Var olan sistemlerin çevre düşmanı politikalarına da alternatif olması beklenen özerkliğin ekoloji boyutunu; Boğaziçi Üniversitesi Çevre Bilimleri Enstitüsü’nden Doç Dr. Ali Kerem Saysel’le konuştuk. Saysel, demokratik özerklik deneyiminin Türk demokrat çevrelerce de desteklenmesini ve bu kapsamda Kürtlerle işbirliğine girilmesini savunuyor. Pek tabii, Saysel’in eleştirileri de mevcut.

18 Mayıs 2011 Çarşamba

Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu’na Yargı Yoluyla Taciz: Kocaeli Üniversitesi Rektörlüğü’nü Sorumluluğa Davet Ediyoruz

Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu, Kocaeli-Dilovası organize sanayi bölgesinde yıllardan beri yaşanmakta olan skandal boyutlardaki toksik-kanserojen kirlilik üzerine yaptığı çalışmalar nedeniyle Kocaeli Büyükşehir Belediyesi, Dilovası Belediyesi ve Sağlık Bakanlığı tarafından yargı yoluyla taciz ediliyor. Onu bu taciz karşısında savunması gereken başlıca ve yagane kurum olan Kocaeli Üniversitesi Rektörlüğü’nün ise bu görevi yerine getirebileceğine dair derin şüpheler var. Aksine, üniversitenin bünyesinde ceza ve disiplin soruşturması başlatarak bu taciz hareketine bizzat ortak olduğu anlaşılıyor.



3 Mayıs 2011 Salı

Türkiye Derelerini Kuşatma Hareketi


Türkiye’nin dört bir yanında derelerimiz, yaşadığımız coğrafyanın kılcal damarları, yoğun bir kuşatma altında. Doğu Karadaniz’de Senoz, Loç, İkizdere, Fırtına, Macahel, Murgul, Çoruh vadileri; Antalya’da Alakır hakkında en fazla duyduğumuz havzalar. Munzur Vadisi, Hakkari’de Zap Suyu ve Irak sınırında inşa edilen çok sayıdaki güvenlik barajı (sulama veya enerji hedefi gütmeyen hidrolik barikatlar) bu gelişmelerin Fırat’ın doğusundaki yüzü. Son yıllarda, bu vadilerde sürdürülen enerji üretim faaliyetlerine karşı mücadele veren pek çok oluşum kuruldu. Derelerin Kardeşliği ve Suyun Ticarileşmesine Hayır platformları, Türkiye Su Meclisi bu oluşumlardan bazıları. 2 Nisan 2011 tarihinde ise Anadolu’yu Vermeyeceğiz ana sloganı altında, herhangi bir oluşumun imzasını taşımayan Büyük Anadolu Yürüyüşü başlatıldı. Doğu Karadeniz, Güneydoğu, Akdeniz, Ege ve Trakya üzerinden, on koldan başlatılan bu yürüyüş kırk günün sonunda Ankara’da büyük bir gösteriyle sona erecek. İstanbul’da yaşayan ve bu yürüyüşe ancak hafta sonları katılabilecek olanlar için bir bilgi: Yürüyüşün Trakya-Marmara kervanıyla birlikte 7-8 Mayıs tarihlerinde İzmit’ten Sapanca’ya yürümek mümkün. Eylem hakkındaki bilgilere http://vermeyoz.net adresinden ulaşabilirsiniz. Herkesi bu eylemi takip etmeye ve imkanları ölçüsünde maddi veya manevi destek vermeye davet ediyorum. Aşağıdaki yazıda, son on yıla damgasını vuran bu kuşatma hareketi hakkında genel bir değerlendirme sunuyorum.


21 Aralık 2010 Salı

BM Taraflar Toplantısı (Cancun) Hakkında Kısa Bir Not

BM İklim Değişimi Çerçeve Anlaşması’nın 16. Taraflar Konferansı 29 Kasım -10 Aralık 2010 tarihleri arasında Meksika’nın Cancun kentinde toplandı. Küresel iklim müzakereleri son iki yıldır çok kritik bir dönemeçten geçiyor. Hala masada duran temel problem, önümüzdeki on yıllarda Kyoto Protokolü ile yola devam edip edemeyeceğimiz. Kyoto Protokolü, Çerçeve Anlaşma’nın şemsiyesi altında 1997’de imzalanmış, 2001’de bağlayıcılık kazanmıştı. Kyoto hakkında pek çok şey söylenebilir, küresel bir kapsamı olmadığı, salım indirim hedefleri yetersiz olduğu, piyasa mekanizmalarına fazlasıyla bel bağladığı için haklı olarak eleştirilebilir. Fakat diğer taraftan Kyoto, çok taraflı ve bağlayıcılık esasına dayalı küresel düzenleme ve yönetim açısından çok önemli bir kazanımdır. Bir önceki sene Kopenhag’da düzenlenen 15. Taraflar toplantısında, Kyoto’yu hala imzalamamış bulunan ABD’nin bu çok taraflı kazanımın altını oymak yönünde aktif girişimlerine tanık olmuştuk. BASIC olarak adlandırılan, gelişmekte olan büyük kirletici ülkeler, Brezilya, Güney Afrika, Hindistan ve Çin de bu oyuna katılmıştı. Alarm zillerinin çalmakta olduğu bir dünyada, Çerçeve Anlaşma ve onun yirmi yıllık kazanımlarını çöpe atmaya hazırlanan bir skandal ile karşılaşmıştık.